TÜRK İSLAM ANLAYIŞI MATURİDİLİK SOHBETİ
20.12.2014
Türk İslam anlayışının en önemli temsilcilerinden İmam Maturidi hakkında Dr. Gürbüz MIZRAK Cumartesi Sohbetleri kapsamında üyelerimize bilgiler verdi.

Mâtürîdîlik; Türkistan kültür çevresinde IX. asırda doğan, kurucusu İmam Mâtürîdî’ye nispet edilen, vahyi ve aklı birlikte kullanan kelâm ekolüdür. İmam Mâtürîdî, İslam’a çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. İmam A’zam Ebû Hanîfe’nin akıl taraftarlığı fikirlerini işleyerek bu ekolün geliştirilmesini sağlamıştır. İslam’ı Allah’ın emrine, Hz. Peygamberin Sünneti’ne en uygun ve en yakın şekilde anlama ve anlatma, onu aykırı görüşlere karşı savunma yolundaki hizmet ve başarısı sebebiyle övülmüş ve güzel sıfatlarla anılmıştır.

Hanîfilik ile birlikte Mâtürîdîlik Türk toplumları arasında yayılmış, bunların yaşandığı coğrafyalarda Türk-İslam kültürü zirvesine ulaşmıştır. Zamanla Mâtürîdîliğin ihmali; hurafe ve taassubun dinî, aklî ve ahlakî değerlerin önüne geçmesi; din istismarcılığının alıp başını gitmesi, toplumumuzun ve İslam coğrafyasının zamanımızdaki perişan hale gelmesine sebep olmuştur.

Kimden Maturidilik Cumartesi Sohbeti 2014

 

Mâtürîdî’nin Yetiştiği Çevre

İmam Mâtürîdî, Abbasî hilafetinin iktidarının zayıfladığı, müstakil beylikler dönemi denilebilecek bir çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları Devletinin (844-999) hüküm sürdüğü devirde yaşamıştır. Maveraünnehir'de bulunan Semerkant'ın (zamanımızda mahallesi olan) Mâtürîd köyünde doğmuş, 944'te Semerkant'ta vefat etmiştir. Yaşadığı çağda bu bölge ilim ve âlimler yönünden zirveye ulaşmıştı. Samanoğulları Devleti yıkılıncaya kadar ilim adamlarını korumuş ve onlara destek olmuştur. İmam Mâtürîdî böyle bir ortamda yetişmiştir. Semerkant’ta döneminin en önde gelen ve bağları İmam A’zam Ebû Hanîfe’ye kadar ulaşan âlimlerinden dersler almış. Döneminin dini ve felsefi eserlerini incelemiş, bunlar hakkında değerlendirme ve eleştiriler yapmış. Sınır karakollarında cihada hazırlanan askerleri ve gazileri dini konularda eğitimlerine katılmış, gazalara iştirak etmiştir.

Kimden Maturidilik Cumartesi Sohbeti 2014

Eserleri

Mâtürîdî; kelâm, tefsir, mezhepler tarihi, fıkıh ve fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi. Bu konularda pek çok eser yazmış, bize ulaşanlar arasında Te'vîlâtü'l-Kur'ân adlı Kuran yorumu ile Kitâbü't-Tevhîd adlı kelâmî eseri en önemlileridir. Ebû Hanîfe’nin hem itikat hem de fıkıh alanındaki görüşleri hakkında derin bilgi sahibiydi. Bunlardan anlaşılması zor olanları açıklamış, döneminin ihtiyaçlarına cevap verecek bir fıkıh usulü oluşturmaya çalışmıştır.

Akılcı tefsir geleneğinin ilk temsilcilerindendir. Te'vîlâtü'l-Kur'ân adlı eseriyle tefsir çalışmalarına yeni bir boyut kazandırmış. Yalnızca akıl ve kişisel görüşlerle tefsir yazılamayacağını, ancak tutarlı bir yöntem izlenerek akılla tevil yapılabileceğini savunmuştur.

Döneminde değişik dini akımlar ortaya çıkmıştı. Bunların temsilcileri pek çok konuda farklı görüşleri savunmaktaydı. Bu akımlardan bir kısmı da Maveraünnehir’e sızmıştı. İmam Mâtürîdî, bu akımlara karşı mantıklı ve istikrarlı mücadeleler vermiş, Kitâbü't-Tevhîd adlı eserinde bu cereyanları irdelemiş ve bunlar hakkında tenkitler yapmıştır.

 

Bilginin Kaynakları

Mâtürîdî, dinin öğrenilmesinde aklı ve nakli iki önemli bilgi kaynağı olarak görür. Kur’anda yüzlerce ayette insanlığın akıl, idrak ve düşünmeye davet edilmesi, bu bağlamda Mâtürîdî’nin aklı dinin kaynakları arasında sayan anlayışı, İslam dünyasını ilim ve fende yükselmesine; özellikle de matematik, fizik, astronomi, kimya gibi ilimlerde öncülük yapmasına sebep olmuştur. Bilgiye ulaştıran kaynakları duyular (sağlam duyu organları ve bunlarla yapılan deney ve gözlemler), haber ve akıl olmak üzere üç grupta sınıflar. Ona göre, gerekli şartları taşıdıkça bu üç kaynaktan biri, ikisi veya üçüyle elde edilen bilgi doğrudur.

Duyularla ulaşılan bilgi, duyu organları sağlam oldukça doğrudur. İkinci kaynak olan “haber”in içinde yalan ve/veya yanlışın bulunması muhtemeldir. Haberin bilgi kaynağı olması için doğrulanması gerekir. Kesin bilgiye kaynaklık eden haberlerin başında Kuran ve Sünnet gelir. Kuran; Resul’e Allah katından inen, aklî mucize olan ve doğru bilgiyi içeren kutsal kitabımızdır. Mâtürîdî’ye göre, “Kuran’ın dışında Kuran’a ve akli delillerle aykırı olan her haber” reddedilmelidir. Mâtürîdî, Peygamberimizden bize ulaşan haberleri mütevâtir ve âhâd haberler olarak gruplar. Mütevâtir haberler çok kimse tarafından nakledilen haberlerdir. Bunlardan herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri, yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir olay hakkında verdikleri, yalan olmasına hiçbir şekilde ihtimal verilmeyenler, Peygamberimizin hadisleridir ve bağlayıcıdırlar.

Âhâd haberler, ameli konularda, bağlayıcılıkta mütevâtir hadisler derecesinde olmayan, kesin tanıklık edilemeyen ve doğruluğu şüpheli haberlerdir. Nakledenlerin güvenilir olması, içeriklerinin Kuran’a ve akli delillerle aykırı olmaması ve kesin bir nasla (Kuranî hüküm ve/veya hadisle) karşılaştırılması şartıyla amel edilmesi gerekir. Mâtürîdî’ye göre dinin öğrenilmesinde ve dini bilgiye ulaşmada üçüncü bilgi kaynağı akıldır. Allah gerçeğe ulaştıran ve doğru yolu gösteren aklı kullanmayı emretmiştir. Akıl iyiyi kötüden, yararlıyı zararlıdan, doğruyu yanlıştan ayıran bir araçtır. Akıl yalnız dini bilginin değil aynı zamanda genel ve ahlâki bilgilerin de kaynağıdır.

Gerek duyu yoluyla gerekse haber yoluyla bilgi edinirken akıl gereklidir. Duyuların yetersiz kaldığı durumlarda ve doğru bilgiyi yanlıştan, gerçek peygamberi sahtesinden ayırmada akıl yürütmek zorunludur. Akıl vahiyle çelişmez. Bu yüzden Kuran’da akla ters düşen, akılla çelişen bir şey yoktur. Aklın birden fazla seçenek sunduğu durumlarda vahiy rehberdir. Ancak aklın bilgi edinme gücü ve alanı sınırlıdır. Bu durum aklı, güvenilir ve doğru bilgiye ulaştıran bir kaynak olmaktan çıkarmaz. Akıl yürütmeyi reddeden kimse, kısır döngüye yol açar ve çelişkiye düşer. İnsana aklını kullanmaktan vazgeçmeyi telkin eden, şeytanî vesveseden başka bir şey değildir.

Şeytanın vesvesesi, kişiyi aklın ona doğru yolu göstermesinden alıkoymaya, yakaladığı iyi fırsatları kullanmak istediğinde kişinin kafasını karıştırmaya ve kendine güvenini sarsmaya zemin hazırlar. Mâtürîdî, aklı hata ve yanlış algılamalardan korumak ve bu konuda ihtiyatlı davranmak gerektiğini de şu sözleriyle uyarır. "Kim aklı kullanmada dikkatli ve ihtiyatlı olmaz, akıl erdiremeyeceği şeylerin mahiyet ve tamamını anlamak ister, Hz. Peygamber'den bir işaret olmaksızın yetersiz ve sınırlı aklıyla Allah'ın hikmetlerinin tamamını kavramaya çalışırsa, aklına zulmeder ve ona kaldıramayacağı şeyleri yüklemiş olur".

Allah’ın Varlığı

Mâtürîdî’ye göre, Evren’in sonradan var olduğunu ortaya koymak, Allah’ın varlığını ispat için yeterli delildir. Çünkü Allah’tan başka hiçbir varlık bu sanatkârane kâinatı yarattığını iddia etmemiştir. Bu âlemi ancak zat ve sıfatlarında kadim olan bir varlık yaratabilir. O da Allah’tır. Evreni ve her şeyi yarattığını elçiler göndererek insanlara haber vermiştir.

Duyularla da evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı idrak edilmektedir. Evrendeki her varlık yaratılır, değişim gösterir ve yok olur. Kadim olan bir varlıkta bunların olması mümkün değildir. Bütün bunlar, âlemin başlangıçta yokken dışarıdan bir güç tarafından varlık alanına çıkarıldığını göstermektedir. Âlem kendi kendine vücut bulsaydı, onda şu an izlenen zenginlikler oluşmaz, aksine tek düze bir şekil arz ederdi. Evrende görülen mükemmel yapı ve işleyiş, onun yaratıcısının ilim, kudret ve irade sahibi olduğunu gösterir. Allah’ı bilmek aklen vâciptir. Allah hiçbir resul göndermeseydi de yine insanların akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini tanıması, O’nu layık olduğu sıfatlarla tanımlaması ve Allah’ın evrenin yaratıcısı olduğunu bilmesi gerekirdi. Çünkü bunları bilmenin yolu akıldan geçer.

Allah her şeyi bir hikmete göre yaratır. Her şeyin bir yaratılış sebebi, amacı ve hikmeti vardır. Allah’ın yarattıkları ve koyduğu yasalar aklın ilkeleri dışına çıkmaz.  

 Peygamber

Akıl tek başına Allah'ın varlığını ve bunun vacib oluşunu bilebilirse de, peygamber gönderilmeden, Allah tarafından yapılması teklif edilen hükümleri tek başına bilemez. Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın peygamber göndermesi bir lütfüdür. Aklın bir sınırı vardır, her şeyi kavrayamaz. Tıpkı duyu organlarına arıza geldiği gibi akla da gelebilir. Nefsani arzular, dünya telaşı, ruhsal durumlar, hastalık gibi hususlar aklı meşgul etmekte ve onu gerçeği kavramaktan alıkoyabilmektedir. Bu sebeple insanlara yol gösterecek ve belirsizliğin baş gösterdiği durumlarda gerçeğe kılavuzluk edecek bir Allah elçisinin bulunması zorunludur. İnsan bir peygambere hem din hem de dünya açısından ihtiyaç duyar.

İman, yaratıcının insana yönelik mesajlarının bulunduğunu kabul etmekle başlar. İlahî mesajları getirip tebliğ eden, onu hayata geçiren ve insanlara öğreten peygamberlerdir. Allah çok değerli bir varlık olan insanı ve onun uğruna yarattığı evreni yok olmak üzere boşuna yaratmaz. İnsanlar yaratıcının kılavuzluğu bulunmadan dirlik düzen içinde bulunamaz; aralarında anlaşmazlık durumunda hakemlik görecek, anlaşmazlığa düşenlerin gönüllerini birleştirecek birine ihtiyaç vardır. Bu peygamberdir.

Peygamberlik sorumlulukları kaldırmaz artırır, küçük hatalar yapmayı ve Allah’ın azabından korkmayı engellemez. Peygamberimiz Hz. Muhammed kendi inisiyatifi ile yaptığı bazı davranışlarından dolayı nadiren de olsa Allah (C.C.) tarafından uyarılmış, Kuran’da çeşitli ayetlerle ikaz edilmiştir. Resûlullah’ın akli ve hissi mucizeleri vardır. Akli mucizesi ona indirilen Kuran’dır.

Din, Şeriat ve İman

Mâtürîdî’ye göre din, Allah’ın bütün peygamberlere tebliğ ettiği şekilde Allah’ı birlemek (tevhit inancı) ve O’na ibadet etmektir. Din, peygamberlerin hepsi için tek ve aynıdır. Peygamberler tevhit, Allah’a kulluk ve ahlaki ilkelerden oluşan ortak ve tek bir din üzeredirler. Fakat onların şeriatları ve hukuki hükümleri birbirinden farklıdır. İnanç ve itikat anlamına gelen din şeriattan farklıdır. Şeriat ibadetler, emir ve yasaklar ile diğer dinî hükümleri içerir. Akılla din ve şeriatla vahiy arasında zorunlu bir ilişki vardır.

İman, inanılan inançlardan oluşan dindir. İnançların bulunduğu yer kalptir. Buraya herhangi bir yaratılmış tahakküm edemez. Din hiçbir dış etkinin baskı ve zorlaması altında kalmaksızın özgür irade ve kalbî tasdikle gerçekleşen bir inançtır. Bu din bütün akılların gerekli kıldığı, bütün yaratılmışların yaratılışının şahadette bulunduğu İslam dinidir. Dinin içerisine tevhit, inanç esasları, ibadetin sadece Allah’a yapılması, Allah’a şükrün zorunluluğu ve ahlaki ilkeler girmektedir. Dinin unsurları akılla bilinebilenlerle örtüşmektedir. Farzlar, hadler, emir ve yasaklardan oluşan şeriat, dinin peygamberinin geldiği dönemin şartlarına ve toplumsal maslahata göre oluşturulan ve değişen boyutunu ifade etmektedir. Din kalbin fiili iken, şeriat daha çok diğer azaların fiilidir; daha çok duyulara hitap eden haram helal gibi hususları ilgilendirir. Sabit unsurlardan oluşan din hiçbir zaman değişmez. Ancak değişebilen unsurlardan oluşan şeriat peygamberden peygambere değişir. Hz. Muhammed’e gönderilen şeriat, daha önceki peygamberlerin dinini değil şeriatını değiştirmiştir. Kıyamete kadar başka bir peygamber gelmeyeceğinden Hz. Muhammed’in şeriatı devam edecektir.

Mâtürîdî’ye göre, belli dönemin şartları içerisinde şekillenen şeriatın beşeri ve ilahi olmak üzere iki yönü vardır. Allah, her hangi bir hükmün süresi bittiğinde süresi belirli yeni hükümler ve şeriatlar koyar. Bunu da bazen kendisi kitabıyla bazen de Resulünün diliyle açıklar. O, şeriattaki her hangi bir hükmün varlık sebebinin ortadan kalkması halinde veya süresinin sona ermesi durumunda beşeri müdahale (içtihat) ile bu hükmün sona erdirilebileceğini söyler. Mâtürîdî bu konuda “Kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara zekâttan pay verilmesi” hükmünün Hz. Ömer tarafından iptal edilmesini örnek verir. Şerî hükümlerde neshin (kaldırma işleminin) ne zaman ve nasıl olacağını aklın yetkisine bırakmış ve şöyle demiştir: Nesihten kaçınmanın aklen imkânsız hale geldiği durumlarda nesih câizdir; nesihten kaçınmanın mümkün olduğu durumlarda ise caiz değildir”.   

Mümin, Günahkâr Mümin ve Kâfir

Mâtürîdî’ye göre, kişi “Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemek”, “imanını ve mümin olduğunu açıkça, şek ve şüpheye yer vermeden ifade etmek”, “ben gerçek müminim” demek ve bunu “kalbiyle tasdik etmek” suretiyle mümin ve müslüman sıfatı kazanmış olur. Mümin kişi iyi amelleri hafife alamaz ve inkâr edemez. Bu şartlarda günah işlediğinde dinden çıkmış olmaz ancak günahkâr, fâsık yani ahlaksız mümin olur; Allah’ın cezalandırma veya cehennemine koyma tehdidinin muhatabıdır. Allah, isterse ahrette böyle birinin günahını bağışlar veya o kişiyi cezalandırır. Ebedi cehennemine koymakla tehdit ettiği kulunu, rahmeti sebebiyle affedebilir. Mümin, ne günahından dolayı korkup ümitsizliğe kapılmalı, ne de affedileceği ümidiyle güven içerisinde yaşamalı; korku ve ümit arasında bir tavır takınmalıdır. Ancak, kişi amelleri hafife alarak ve/veya inkâr ederek günah işlediğinde imanını kaybeder, dinden çıkmış olur.

Mâtürîdî’ye göre mümin, “Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in resul olduğunu” özgür iradesi ve ihtiyarıyla tasdik eden, bu tasdikini sağlam bilgi ve delillere dayandıran kişidir. Bunu başaramayan kişinin taklit yolu ile inanması mazur görülemez, böyle biri hakikaten iman etmiş olamaz. Asıl iman, kişinin kendi aklı ve düşüncesiyle güzelliğini ve hakikatini bildiği imandır. Böyle bir imana sahip kişi, hiç kimse tarafından saptırılamaz. Mâtürîdî’nin tarif ettiği müminler (Müslümanlar, inananlar) imanlarında eşittirler, birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur. İyi ameller, iman olmayıp imanın dışındaki farzlardır. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi iyi ameller imanın unsurları değil, imanın dışında birer farz veya iman ve İslam’ın ilkeleridir.  İyi amellere inanmak ayrı, farz olduklarını bilme halinde yerine getirmek ayrıdır. İyi amelin farz olduğuna inanmayan kâfir, inandığı halde yerine getirmeyen günahkâr mümindir.

Din ve Akıl

Mâtürîdî’ye göre, Allah hiçbir şeyi bütün yönleri ile zararlı, çirkin ve kötü yaratmamıştır. Her şeyde mutlaka bir fayda, güzellik ve iyilik bulunmaktadır. Bir şeyin yasak ve haram kılınması, zararlı ve kötü yönlerinin fazlalığından, kulun fiili üzerinde olumsuz etki bırakmasındandır.

Matüridi'ye göre insan aklının idraki açısından eşya ve işler üç kısımdır. Bunlar; insan aklının tek başına (1) güzelliğini anladığı, (2) çirkinliğini idrak ettiği ve (3) ne güzelliğini ne de çirkinliğini anlayamadığı şeyler olarak gruplanır. Üçüncüsünün güzelliği ve çirkinliği ancak Allah'ın emretmesiyle anlaşılır.

Bazı şeylerin güzelliği, bazılarının da çirkinliği akılca kesin olarak telakki edildiği için akıl bunları zorunlu olarak idrak eder. Nimete şükretmenin güzelliği; nankörlüğün, zulmün ve yalanın çirkinliği böyledir. Varlıkların (eşyanın) güzellik ve çirkinliği, yararlı ve zararlı oluşu akılla anlaşılır. Ancak akıl bunları, bütün yönleri ve ayrıntıları ile belirleyemez, derinlemesine araştırdıktan ve üzerinde düşündükten sonra veya bir peygamberin haberiyle bilebilir. Peygamberin vahiyle bir konuyu bildirmesi kesin doğru bilgidir. Şeriat ta bir şeyi iyi olduğu için emretmiş, kötü ve zararlı olduğu için yasaklamıştır. Din bu konuda akılla birleşmiştir. Yalnız aklın, mükafat ve cezayı, ahrette olan haram ve helali belirleme yetkisi yoktur; bu yetkiler Allah’a aittir.

Müminin Sorumluluğu

Mâtürîdî’ye göre Allah, insana yol gösterici olarak akıl ve duyular vermiş, Kuran ayetleri göndermiş; herhangi bir fiile karar vermek için cüzi irade ve eylemde bulunabilmek için de güç ve kuvvet vermiştir. Bunlarla teçhiz edilen insana bazı görev ve sorumluluklar yüklemiş, karşılığında mükâfat ve ceza koymuştur. İnsan herhangi bir fiili özgün iradesi ile seçer ve gücüyle işler, dolayısıyla o fiilden sorumludur. Ancak kulun bütün fiillerinin yaratılması, her şeyin yaratıcı Allah’ın kudretiyle olur. 

Mâtürîdî’ye göre Allah insanı; güç yetirebileceği şeylerden sorumlu tutar, güç yetiremeyeceği ibadet ve taatlerle yükümlü kılmaz, yapamayacağı şeylere karşı daha ağırıyla cezalandırmaz. Allah akla dayalı olarak veya vahiy yoluyla ne emretmişse, onun anlaşılması için bir yol göstermiştir. Bunu anlayamayacak düzeyde olan bir kimse ilahi emrin muhatabı olamaz. Bütün bu emirlerin bilinme yolu farklı farklıdır. Yine de bu emirler akıl ve akli deliller yoluyla bilinebilir.

Mâtürîdî’nin anlayışına göre bir eylem taklide değil sağlam bilgiye dayandırılmalıdır. Kişinin fikrinin, inancının ve doğru olan bilgisinin yapacağı eylemi yönlendirmesi gerekir.

Mâtürîdîliğin Tarihi Gelişimi

İmam Mâtürîdî, akıl taraftarlığının Ebû Hanîfe’den sonraki en mühim temsilcilerindendir. Köklü bir kelam ekolünün gelişmesinde önemli bir rol oynadı. İmam Mâtürîdî ve onu izleyen bilginler tarafından Türkistan kültür çevresinde yeni bir kelamî gelenek kuruldu. Pek çok kelamcı onun görüşlerini takip etti. Mâtürîdî kelamının yükselme dönemine ait eserlerin çoğu Sâmânîler, Karahanlılar ve Selçukluların sağladığı ilmi ve kültürel ortamda yazıldı. Bu eserler, Osmanlının kuruluş yıllarına kadar Anadolu, Kafkasya ve Balkanlara taşındı.

Mâtürîdîliğin Türkler arasındaki yayılışı Hanefîliğin yayılışıyla birlikte başlamıştır. Mâtürîdî’nin Kitâbü't-Tevhîd ve Te'vîlâtü'l-Kur'ân’ı, Türk’lerin dini düşünce tarihi açısından çok önemlidir. Onun bu eserleriyle akılcılık ve hoş görü, din anlayışımızın temel taşları olmuştur. Mâtürîdîlik; hakim olduğu kültür havzasında Ahmed Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Yûnus Emre gibi büyük Türk mutasavvıflarının yetişmesine; Türk boylarının Hanefî-Mâtürîdî çizgide bir din anlayışı etrafında sıkı sıkıya kenetlenmesine, kökü geçmişe dayanan ve İslamiyet’le beslenen Türk Dünya Nizâmı’nın canlanıp gelişmesine zemin hazırlamıştır. Türk Dünya Nizâmı; milliyet, din ve insanlık ideallerini ahenkli şekilde kaynaştırmış, bu çerçevede

ü  milli hudutlar genişleyip yabancı kavim ve dinler üzerinde kurulu büyük devletlerimiz meydana çıktıkça, milliyet duygularını insanlık ideali ile birleştirmiş;

ü  sosyal adalete ve nizâma bağlı milli devlet ve demokratik cemiyet anlayışını yerleştirmiş,

ü  yabancı dinlere saygı göstermiş,

ü  Türk devletlerinin yöneticilerini geçmişte olduğu gibi İslâm çağında da dindar ve Allaha samimi kalp ile inanan, mazlumun yanında ve zalimin karşısında olan, adalet dağıtan “Cihan ailesinin babaları” mevkiine yükseltmiştir.

Bu temeller üzerinde geliştirilen “Türk Cihan Hâkimiyeti ve Dünya Nizâmı Mefkûreleri”, Selçuklu ve Osmanlı adıyla bilinen büyük Türk devletlerinin kurulmasına zemin hazırlamış ve uzun süreler yaşatılmalarına vesile olmuştur.

Selçuklular döneminde Nizamiye medreselerinde okutulan felsefi Eş’arîliğin tesirinde Mâtürîdîlik ve Eş’arîliğin sentezi olan metinler üretildi. Bu medreselerde yetişen Râzi ve Eş’arî âlimler zaman zaman Hanefîliğin karşısında yer aldılar ve iki görüş arasında tartışmalar başlatıldı. Timur, Mâverâünnehir’in çeşitli şehirlerinde yeni medreseler kurdu. Buralarda İslami ilimler yanında fen, matematik ve astronomi sahasında önemli ilerlemeler kaydedildi. Timur’un Anadolu’ya gelişinden sonra, Osmanlı yeniden Semerkant’taki ilmi ve dini gelişmeleri takibe başladı.

Mâtürîdîlik, Osmanlının ilk dönemlerinde İstanbul dışındaki medreselerde ve medrese dışı çevrelerde büyük ilgi gördü. Fatih Sultan Mehmet döneminde ise ilim meclislerinde Mâtürîdîler ile Eş’arîler arasında yapılan tartışmalar geniş olarak yayınlandı. Osmanlıda Mâtürîdîlik XV. yüzyıldan itibaren yeniden önem kazandı. Nakşibendîlik yoluyla Hindistan’da yayılan Mâtürîdîlik, bu dönemde oradan Osmanlıya tekrar gelmiştir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda yazılan Bektaşi erkânnâmelerinde Mâtürîdîliğe yönelik atıflar yer almaya devam etmiştir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin Makâlât’ında Mâtürîdî’nin savunduğu akılcı din anlayışı ve iman tasavvuru izleri görülmektedir.

Daha sonraları Türk toplumu Bağdat ve Horasan merkezli Eş’arîlikle eklemlenen sûfîliğe yaklaştıkça, Mâtürîdî anlayıştan uzaklaşmaya başladı. Bu durumda Hanefîlik sûfîliğe yaklaştırılarak korunmuş fakat Mâtürîdîlik kimliği silikleşmiştir. Osmanlıda sözde benimsenen Hanefî-Mâtürîdî düşünce etkin bir şekilde eyleme dönüşmemiş, özellikle medrese eğitimi bundan nasibini almamıştır. Osmanlı’nın asırlar içerisinde yeniliklere açılmadan çöküşe geçmesi bu akılcı din anlayışını eyleme geçirememesindendir.

Mâtürîdîliğin ihmali Türk dinî düşüncesine pahalıya mal olmuştur. Gereken önem verilseydi, Yazıcıoğlu’nun dediği gibi “gerek din anlayışımız, gerekse İslam Kültür ve Medeniyeti her halde bugünkünden çok farklı olurdu”. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuyla Mâtürîdîlik daha fazla ilgi görmeye ve öğretilmeye başlatıldı. Bu alanda araştırmalar yoğunlaştı.

Teşekkür

Bu makalenin yazılmasında önemli ölçüde Prof Dr. Sönmez KUTLU (2011) tarafından kaleme alınan “TÜRKLER VE İSLÂM TASAVVURU” adlı kitaptan yararlanılmıştır. Bu vesile ile kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Kaynaklar

Prof. Dr. Osman TURAN, 1997. TÜRK CİHÂN HÂKİMİYETİ MEFKÛRESİ TARİHİ. 10. Baskı. Boğaziçi Yayınları. İstanbul.

Prof. Dr. Sönmez KUTLU, 2011. TÜRKLER VE İSLÂM TASAVVURU. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Yayınları.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu_Mansur_el-Mat%C3%BCrid%C3%AE

http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=1776

http://www.enfal.de/ecdad85.htm

http://www.osmanlicaturkce.com/?k=Kadim&t=%40

http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/imam-maturidi-nin-tevilatul-kur-an-tefsiri

Sözlük

Akaid: Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.

Fıkıh: Fıkıh, İslam hukukunda din ve dünya işleriyle ilgili ana kaynaklardan yararlanarak konulmuş olan kuralların tümüdür.  Fıkıh bir bütün olarak dinin doğru biçimde anlaşılmasıdır. Şeriatin, ulema tarafından verilen fetvaların da katkılarıyla genişletilmesi ve Müslümanların hayatını düzenlemek amacıyla açıklanmasıdır İslam hukuku (fıkıh) 4 ana kaynağa dayanır: Kur'an, Hadis, İcma, Kıyas. Bunların dışında istihsan, ıstıhlah, örf, maslahat uygulamaları vardır. Fıkıh ilmi ile uğraşan, Kur’an ve sünnet gibi delillerden dinî hüküm ortaya koyabilme yeteneğine sahip kimseye fakih denir. Buna göre, fıkıh ile içtihat, fakih ile müçtehit aynı anlamda kullanılmıştır.

Hadler: Bir hukuk terimi olarak hadler; İslâmî ölçüler, İslâm Dininin ortaya koyduğu helâl-haram sınırları, miktarı ve niteliği nasslarda belirlenmiş olan şer'î cezalar demektir.

Hikmet: İnsanın mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatıdır.

İhtiyar: İstemek, arzu etmek. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek.

İstidlal: Delil getirmek. Bir delile dayanarak netice çıkartmak.

İtikat: İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere gönülden tasdik ederek inanmak. 

Kelâm: Allah’a, peygamberlere ve ahirete iman İslam dininin temel inanç konularıdır. Kelam ilmi bu konular hakkında vahyin bildirdikleri çerçevesinde aklî açıklamalar yapar. Bu anlamda kelâm imanla ilgili sorulara aklî deliller kullanarak izâh ve ispat getirme amacıyla geliştirilen  teolojik  ilmin  adıdır. Kelâm, tüm tarihi boyunca olduğu gibi günümüzde de kesin delillerden hareket ederek dini inançları ortaya koymayı, bunlarla ilgili zihinlerde var olan şüpheleri ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

Kelam öncelikle Allah’ın varlığının delillerini, Allah’ın birliğini, sıfatlarını ve fiillerini konu edinir. Allah’ın birliği, onun hiçbir varlığa benzememesi, zaman ve mekândan münezzeh olması, yaratan, bilen, gören, duyan ve işiten olması gibi özelliklerini ele alır. Kelam ilmi, Allah’ın varlığını bazen Kur’an ayetlerinden hareketle, bazen insanın özelliklerinden hareketle, bazen de Allah’ın ayeti olarak kabul edilen tabiattan hareketle ispat eder. Bunun için kelamın alt konuları, Allah’ın varlığını ispata götüren tabiattaki ayetlerinin açıklamaları ile doludur. Böylece evrenin düzeni, evrendeki varlıkların çeşitliliği ve düzenliliği Allah’ın varlığının ve birliğinin en büyük işaretleri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim insanı evren hakkında düşünmeye çağırmaktadır.

Kadim: Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan.

Mevcudat: Var olan her şey. Kâinat. Yaratılmış şeyler.

Mütevâtür: Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.

Nas: İslam  fıkıhında  Kur'anda yer alan  ayetler  ve peygamberin söylediği sözler olan hadislere verilen genel ad.

Tefsir ve Tevil: Peygamber efendimiz, hadis-i şerifleri ile Kur’an-ı Kerimi açıklamıştır, bu açıklamalara  tefsir denir. Bir âyet-i kerimenin manasını Peygamber efendimiz açıkça bildirmemiş ise İslam âlimleri, bu âyet-i kerimenin manalarından dinimize uygun olanı seçerler, buna tevil etmek ve bu seçilen manaya da, meal denir. Meal, âyet-i kerimenin tercümesi demek değildir. Tefsîr ilminde te'vîl, âyetlerdeki olası anlamlardan birini, âyetin bağlamı ve Kur'ân bütünlüğü dikkate alınarak tercih etmek anlamında kullanılır. İmam Matürîdî, tefsîr ile te'vîlin farklı anlamlarda olduğunu söylemiştir. Ona göre tefsîr; peygamberin ve ashabının yorumu, te'vîl ise İslâm âlimlerinin yorumudur. 

Tefsîr ile te'vîl arasında farklar vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Tefsîr'de kesinlik, te'vîlde ise ihtimaller vardır. Tefsîr te'vîlden daha geneldir. Tefsîr, lafızlarda, te'vîl ise manalarda olur. Tefsîr rivâyetle, te'vîl ise dirâyetle ilgilidir. Tefsîr, lafzın konulduğu manayı hakîkî veya mecâzî olarak beyan etmektir. Te'vîl ise iç anlamını, lafızdan murat edilen gerçeği açıklamaktır.

Tevhit: Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma.

Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları: Türk Dünya Nizâmında milliyet, din ve insanlık idealleri ahenkli şekilde kaynaşmış ve dünya nizâmı hâlinde yükselmiştir. Türklerde milli hudutlar genişleyip yabancı kavim ve dinler üzerinde kurulu büyük devletler meydana çıktıkça, milliyet duygularının insanlık ideali ile birleşmesi ve yükselmesi kolay olmuştur. Sosyal adalet ve nizâma bağlı milli devlet ve demokratik cemiyet anlayışının gelişmesi sayesinde milletin babası sayılmakta olan Türk hükümdarları büyük devlet halinde ve özellikle İslâm çağında derhal “Cihan ailesinin babası” mevkiine yükseliyor ve bunu bizzat ifade ediyorlardı. Türkler Şamanî devrinde de ne kadar dindar ve Allaha inanmış idiyse yabancı dinlere saygı göstermeyi o derece kendi hâkimiyet, adâlet ve insanlık duygularına uygun buluyorlardı.  İşte Türk Cihân hâkimiyeti ve dünya nizâmı mefkûreleri de bu temeller üzerinde ve bu sayede gelişmiştir (TÜRK CİHÂN HÂKİMİYETİ MEFKÛRESİ TARİHİ).

Vahiy: Allah (C.C.) nin buyruk ve talimatlarının peygamberlere bildirilmesi eylemine veya bu bildirimin kendisine denir. İslami  inanışta  vahiy  peygamberlere gelir ve sadece  Cebrail  aracılığıyla iner. Vahiy ile gelen her türlü söz Allah’ın sözüdür. Dolayısıyla vahiy sonucu yazılan Kuranı Kerim mutlak doğruları ihtiva eder. Kur’an dışındaki kutsal kitaplar tahrif olmuştur.

 

İlgisi olabilecek diğer başlıklar
AB Müzakere Sürecinde Türk Tarımının Meseleleri.. Atatürk Orman Çiftliği Gerçeği.. Türk-İslam Dünyasının Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramını kutlarız "Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir." (Atatürk) GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ- TÜRK DÜNYASI ÜZERİNE GEZİ NOTLARI Birliğimiz Üyesi, Ziraat Mühendisi Sayın Ömür TÜRKOĞLU’nun Resim Sergisi Türk Dayanışma Konseyinden Kerkük Protestosu “TÜRKİYE’DE ÇİFTÇİ ÖRGÜTLERİ” KONFERANSI ANKARA’DA YAPILDI… Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi (TODAİ) 2007-2008 Öğretim Yılı Yüksek Lisans ve Doktora Programı GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ-TÜRKİYE’DE TOHUM SERTİFİKASYONU CUMARTESİ SOHBETLERİMİZİN KONUĞU PROF.DR.ŞAHABETTİN ELÇİ: “ŞARAMPOL HAYVANCILIĞI İLE TÜRKİYE BİR YERE GİDEMEZ…” TÜRKİYE COĞRAFİ VE TARIMSAL AVANTAJLARI NEDENİYLE KAFKASLARI, ORTADOĞUYU, BALKANLARI HATTA AVRUPA’YI BİLE DOYURACAK GÜÇTEDİR GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ-TÜRKİYE MOZAİK Mİ? CUMARTESİ SOHBETLERİ: TÜRKİYE MOZAİK Mİ? GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ-TÜRKİYE ARICILIĞI TÜRKİYE ARICILIĞI KONULU SOHBET TOPLANTISINDA KONUŞAN BAHRİ YILMAZ: ARICILIĞIN MİLLİ GELİRE KATKISI % 7’DİR TÜRKİYE BİTKİ ISLAHI ÇALIŞMALARINDA YENİ STRATEJİ BELİRLEMEK ZORUNDADIR... TÜRKİYE’NİN NE GDO’YA NE DE ORGANİK TARIMA SIĞMAYACAK KADAR BÜYÜK TARIMSAL AVANTAJLARI VARDIR... CUMARTESİ SOHBETİ: TÜRK KÜLTÜRÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK.. TZYMB 69. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ETKİNLİKLERİ PANEL: TÜRKİYE’DE SU YÖNETİMİ VE SU HASADI Türkiye'de akarsularla birlikte taşınan verimli toprak miktarı Afrika'dan 22 kat daha fazla “TÜRKİYE’ DE ZİRAİ ÖĞRENİMİN BAŞLAYIŞININ 163. YILDÖNÜMÜ” GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ: ''SON GELİŞMELER IŞIĞINDA AÇILIM İLE TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?" Prof.Dr. Özcan YENİÇERİ GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETLERİ: ''SON GELİŞMELER IŞIĞINDA AÇILIM İLE TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR? TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ DERNEĞİ ADANA ŞUBEMİZ GENEL KURULU TÜRK TARIMI NEREYE GİDİYOR ? Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği Genel Başkanı Fehmi Kiraz, Et Fiyatlarının Son 3 Yılda İki Katına Çıktığını Söyledi "TÜRK DÜNYASI ÜZERİNE GEZİ NOTLARI" Teröre Lanet Yağdı. Türkiye Şehitlerine Ağladı… TZYMB'den TÜRKAV'a ziyaret “TÜRKİYE’ DE ZİRAİ ÖĞRENİMİN BAŞLAYIŞININ 167. YILDÖNÜMܔ TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ Hayvancılık ve Halk Sağlığı Nereye Gidiyor? BASIN BİLDİRİSİ 26 Şubat 2013 TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ VE VAKFI İFTARI GENEL BAŞKANIMIZ FEHMİ KİRAZ HABERTÜRK'TE ATATÜRK'Ü RAHMETLE ANIYORUZ TZYMB TÜRK SANAT MÜZİĞİ KOROSU BAŞKANDAN HABERTÜRK'TE KURAKLIK UYARISI TÜRK MİLLETİNİN İMANIYLA SINAVI TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ KONYA ŞUBESİ 13. OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ ADANA ŞUBESİ 9. OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ SAMSUN ŞUBESİ 8. OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ İZMİR ŞUBESİ OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI TÜRK ZİRAAT MÜHENDİSLERİ VAKFI GENEL KURULU YAPILDI TÜRK MÜZİĞİ KOROSU KONSER DAVETİ TÜRK MÜZİĞİ KOROSU KONSERi GERÇEKLEŞTİRİLDİ TÜRKAV'DAN BİRLİĞİMİZE ZİYARET TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ TÜRK MÜZİĞİ KOROSU TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ ZEYTİN BASIN BİLDİRİSİ 13 Kasım 2014 TÜRKMEN KARDEŞLERİMİZE YARDIM KAMPANYASI TÜRK ZİRAAT YÜKSEK MÜHENDİSLERİ BİRLİĞİ "TÜRK MÜZİĞİ KOROSU" NUN ŞEF SUAT YILDIRIM YÖNETİMİNDE VERECEĞİ KONSERİ ONURLANDIRMANIZI RİCA EDERİZ. TZYMB TÜRK MÜZİĞİ KOROSU 2. KONSERİNİ VERDİ 15 TEMMUZ ve TÜRKİYE TÜRK MÜZİĞİ KOROSU ÇALIŞMALARINA BAŞLADI TZYMB TÜRK MÜZİĞİ KOROSU KONSERİNE DAVET TZYMB TÜRK MÜZİĞİ KOROSU 4. KONSERİNİ VERDİ TÜRK MİLLETİNE DAVET TÜRK DÜNYASI TARIM ve HAYVANCILIĞINA BİR BAKIŞ TÜRK MÜZİĞİ KOROMUZ ÇALIŞMALARINA YENİDEN BAŞLADI GENEL BAŞKANIMIZ FEHMİ KİRAZ TÜRK TARIM ORMAN SEN 02 NOLU ANKARA ŞUBESİ GENEL KURULUNA KATILDI GENEL BAŞKANIMIZ FEHMİ KİRAZ TÜRK OCAKLARINDA TÜRKİYE'DEKİ TOHUMCULUK SEKTÖRÜ VE GELECEĞİ TZYMB TÜRK MÜZİĞİ KOROSUNA DAVET TZYMB TÜRK MÜZİĞİ KOROSU 5. KONSERİNİ VERDİ Türk-İslam Dünyasının Kadir Gecesi ve Ramazan Bayramını kutlarız SOHBET TOPLANTIMIZDA KONUŞAN DOÇ.DR. OSMAN EĞRİ: “ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK İSLAM İÇERİSİNDEDİR..” TÜM İSLAM ALEMİNİN BERAT KANDİLİ MÜBAREK OLSUN TÜM İSLAM ALEMİNİN MEVLİD KANDİLİ MÜBAREK OLSUN CUMARTESİ SOHBETİ: TARIMSAL ARAŞTIRMALARIN DÜNÜ BUGÜNÜ… CUMARTESİ SOHBETİ: ISLAHÇI HAKLARI VE UPOV... CUMARTESİ SOHBETİ:TOHUMCULUK KANUNU.. CUMARTESİ SOHBETİ: BEDEN DİLİ VE MÜZAKERE TEKNİKLERİ… CUMARTESİ SOHBETİ: GIDA KATKI MADDELERİ.. CUMARTESİ SOHBETİ: TÜRK KÜLTÜRÜNDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK.. CUMARTESİ SOHBETİ: KURULUŞUNUN 75.YILINDA YÜKSEK ZİRAAT ENSTİTÜSÜ.. CUMARTESİ SOHBETİ: KÜRESELLEŞME VE İŞBİRLİKÇİLİK.. GELENEKSEL CUMARTESİ SOHBETİNİN KONUĞU DOÇ. DR. MEHMET AKİF OKUR


Bu Habere Ait Yorumlar
Henüz yorum kaydedilmemiş..
LÜTFEN YORUMUNUZU YAZINIZ
Konu
Adınız Soyadınız
E Posta Adresiniz
Yorumunuz
1 * 4 = ?
TZYMB E-ÜYE
TZYMB E-ÜYE sistemine http://www.tzymb.org.tr/uye adresinden ulaşabilirsiniz.
SÜRELİ YAYINLAR